İLHAM VEREN HİKAYELER YURTDIŞI GÜNLÜKLERİ & GEZGİNLER

Yurt Dışı Günlükleri: Madrid’te Yaşamak

Güneye yerleşenlerden sonra biraz da yurt dışında yaşayanlarla konuşalım, iyi taraflarını ve zorluklarını öğrenelim istedik. Bu haftaki konuğumuz sevgili arkadaşım Sinem Yıldız. Kendisi bize Madrid’e taşınma sürecisini, oradaki yaşamı, Madrid’te yaşamanın iyi ve zor taraflarını anlattı!

Merhaba Sinem, ben seni gayet iyi tanıyorum ama yine de bize biraz kendinden bahseder misin? 🙂 

Merhaba Ezgi. Tabi, ben İstanbul’da doğup büyüdüm ama aslen Boşnağız. Annem ve babam aileleri Türkiye’ye göçtüklerinde çocuklarmış. Büyüdüklerinde birbirlerini bulmuşlar ne güzel olmuş  🙂

Göçmen bir ailede büyüdüm ve hayat içerisinde bunun çok avantajlarını gördüm.  Boşnakların takdir edilesi bir yaşam biçimi var, bir arada yaşamaya özen gösterirler, aile bağları kuvvetlidir, birbirlerine yardım ederler, çalışkandırlar. Ben de, hem iki dil konuşulan hem de kendi kültürünü yaşatan bir ailede büyüdüm . Şu an Madrid’de yaşıyorum ve buradaki yaşantımda, böyle renkli bir ailede büyümenin adaptasyon sürecinde bana çok avantaj sağladığını düşünüyorum.

İşe gelirsek, dijital medya sektöründe çalışıyordum. İki farklı global ajansta çalıştım Türkiye’de, sonra Madrid’e yerleştim. Yine aynı sektörde çalışmaya devam ediyorum.

Madrid’te günlerin nasıl geçiyor?

Madrid’e taşınmamın en büyük avantajlarından biri kendi zevklerime vakit ayırabiliyor olmam.  Uzun mesai saatleri olmadığından, bir yerden bir yere varmak gününün yarısını almadığı için kendine zaman ayıracak vaktin oluyor. Ben neler yapıyorum:

Resim yapıyorum,  her zaman ilgim vardı ama bir türlü başlayamamıştım İstanbul’da. Burada bir gün eşim bana bir boya seti hediye etti ve her şey böyle başladı.  Resim yapmak inanılmaz zevkli, bir nevi terapi benim için.

Sevdiğim grupların konserlerini takip edip fotoğraflıyorum, burada çok sayıda konser oluyor mümkün olduğu sürece gitmeye çalışıyoruz. Tabi müzik festivalleri de oluyor, onlara da gidip fotoğraflamak çok zevkli.

Yemek yapmak hobim oldu, farklı mutfakların yemeklerini kendim yapmayı deniyorum ve bunlar için malzemeler elimin altında ve normal fiyatlarda. Tam bir sushi master oldum diyebilirim 🙂  Türk mutfağında da özlediğimiz şeyleri evde yapıyoruz midye dolma, yaprak sarma vs gibi 🙂

Ne kadar zamandır Madrid’te yaşıyorsun? Biraz taşınma sürecinden bahseder misin?

Madrid’e taşınalı iki buçuk yıl oldu. Hem çok hızlı geçmiş gibi geliyor hem de yaptıklarımı düşününce ne çok şey sığdırmışım diyorum. Benim Madrid’e geliş sebebim çok güzel; Aşk! Ülke değiştirme kararı bir çok sebepten olabiliyor; expat olabilirsin, kendi ülkendeki yönetime artık tahammül edemeyip gitmek isteyebilirsin vs ama hayatını birleştirmek istediğin biri için göç etmek en güzeli 🙂

Taşınma sürecim, düğün hazırlıkları ve sonrasında gerekli evrak işlerini toparlamak ile geçti diyebilirim. Bir de çok güzel bir parti yaptık, hem kutlama hem de bir anlamda vedalaşma gibi oldu benim için. Genel toplamda yeni bir hayata başlama heyecanı içerisinde geçti taşınma sürecim, bir yandan da ailemi, sevdiklerimi daha az göreceğimi düşününce de oldukça  hüzünlüydü

Evlenmeden önce de aklında yurt dışında yaşama fikri var mıydı?

Her zaman vardı, bir geliyordu bir gidiyordu 🙂

Üniversitede henüz ileride ne iş yapmak istediğimi tam kestiremediğim dönemde bile, global işler yapmak istiyorum diyebiliyordum temelde. Bunun hayatta farklı kapılar açabileceğini düşünüyordum, seyahatler olabilir ya da yurt dışı pozisyonları gibi.

Daha sonra eğitim için bir süre Amerika’da kaldım. O zaman çevremde gördüğüm herkes kalacak mısın? dönecek misin? diye soruyordu.  Hep döneceğim diyordum çünkü ailemden ayrı yaşamayı düşünemiyordum. Eğitimimi bitirip döndüğümde de tam tahmin ettiğim gibi işlerde çalıştım.

Sonra zamanla iş hayatında ilerledikçe, fazla mesailer arttıkça, İstanbul yaşam koşulları huzur bırakmamaya başlayınca tekrar düşünmeye başlamıştım yurt dışında yaşamayı. Keşke diyordum, şöyle ailecek göç etsek ama hayatında bir kere göç etmiş olan ailemin bir kez daha göç etmesi zor görünüyor 🙂 Yine de hayat bu belli olmaz.

İlk gittiğinde en çok nelerde zorlandın? Mesela gitmeden önce İspanyolca biliyor muydun?

Pek çok güzel yanı var burada yaşamanın ama tabi zorlandığım şeyler de oldu. Genel olarak az zorlandım diyebilirim çünkü eşimin desteği büyüktü. Yalnız taşınsam nasıl olurdu diye kıyaslarsam eğer daha fazla zorluk yaşarmışım diye düşünüyorum.

İstanbul’da aktif bir arkadaş çevrem ve her zaman iletişim halinde olan, birbirine vakit ayıran geniş bir ailem var. O nedenle sürekli kalabalıklar içerisindeydim. Buraya işimi de bırakıp geldiğim için, ilk geldiğim zaman büyük bir sessizlik oldu.  Eşimle kavuşmuş bir çift olarak mutlu mesut yaşıyorduk güzel güzel ama diğer insanların bir anda sahneden çekilmesi beni etkilemişti doğrusu.

Diğer zorluk bahsettiğin gibi dil sorunu. Kimse İngilizce konuşmuyor burada, ileri seviyede İngilizce bilenler bile konuşmak istemiyor. Dolayısıyla dil zorlayıcı oldu. İspanyolca bilmiyordum. Buraya gelince kursa başladım ve kursta çok güzel arkadaşlar edindim. Hala da kursa gidiyorum ileri seviye için. İspanyolca’nın her bir seviyesini devletin resmi dil okulunun farklı bir mahallesindeki şubesinde devam ettim, sanırım bunu böyle yapan ilk insanım, dolayısıyla her gittiğim şubeden arkadaşlar edindim, çevrem renklendi 🙂

Aile özlemi ve bir yabancı dil daha öğrenme mecburiyeti dışında açıkçası çok zorluğunu görmedim, eşim bana çok destek oldu, her ihtiyacımda yanımdaydı.  Çalışma, oturma iznim çıkana kadar  tüm evraklarımla hep o ilgilendi. Bir de tabi mesela doktora gitmen gerektiğinde sorununu detaylı anlatmalısın, bu tip şeylere de eşimle birlikte gittik. Kişisel tercümanım var gibi bir şey yani anlayacağın 🙂

Biraz Madrid’de yaşamdan bahseder misin? Sosyal hayat, sosyal haklar, çevre, ulaşım, kurallar…?

En belirgin özelliği insanlar hiçbir şey için acele etmiyorlar, koşturmuyorlar. Toplum böyle olunca sen istesen de hızlı olamıyorsun zaten. Genel olarak sakin ve pozitifler, biri hararetlense hemen “Tranquila” diyorlar, “Sakin ol” demek. Sanki bir parola bu “tranquila/tranquilo”, hemen kendine getiriyor insanları 🙂

Madrid’e ilk geldiğimde sürekli parklardaydık. Şöyle rahat rahat parklarda serilip kitap okumak, bir şeyler içmek, scrabble oynamak çok zevkli.  Madrid parklar açısından çok zengin. Evimin etrafında kaç tane park var bilmiyorum bile 🙂 Ama google’dan bakınca mahalleyi etraftaki parklardan yemyeşil görmek, Parque de Retiro ’da vakit geçirmek çok keyifli.

19. yüzyılın sonlarına kadar İspanyol monarşisine aitmiş park, bu tarihten sonra halka açık bir parka dönüştürülmüş. Şehrin ortasında 1.4 kilometrekarelik  bir park düşün, istediğin zaman doğaya kaçabiliyorsun. Avrupa’nın en büyük üçüncü parkı, daha bitiremedim içini gezmeyi 🙂

Ulaşım çok rahat, metro en kullanışlısı ama on dakika daha uzun sürsün ama neticede şehri seyredeyim dersen,  otobüsler de gayet rahat. Ben pek kullanmıyorum rotama uymuyor ama Cercanias (Banliyö) treni var, genelde hepsi şık ve mini şehircik olan şehir banliyölerinde yaşayanlar için orta  mesafelerde gerçekten çok kullanışlı.

Trafik sadece işe gidiş-geliş saatleri oluyor, bir İstanbullu olarak bana vız geldi trafik anlayacağın 🙂 Güvenlik dersen zaten tehlikeli mahalle olarak adlandırdıkları tek tük bir iki mahallesinde de ne tehlike varmış hala anlayabilmiş değilim:)

Çok fazla sayıda cafe, bar, restaurant var. Bizdeki klasik ev davetlerinden ziyade dışarıda toplaşıp sosyalleşmek daha fazla, diğer bir çok Avrupa şehrinde olduğu gibi.  Ama muhabbet seven bir toplum. Ya lafa girip sohbet başlatmak istiyorlar ya da zaten başlamış bir sohbet varsa yakaladıkları yerden dahil olmak istiyorlar. İlk geldiğimde “anlamıyorum” diyordum, anlattığı şeyi ağır çekime alıp aynısını yine İspanyolca anlatıyorlardı, hem de en baştan! 🙂

Sokakta içki içmek kanunen yasak aslen mesela ama “Botellón” denilen bir olay var.  Alıp marketten içkileri bir çember oluşturup sokakta ya da parklarda muhabbet ediyorlar. Barların yoğun olduğu bölgelerde bile bar önlerinde bir “Botellon” çemberi görmek mümkün. Yani kanunen değil ama sosyal anlamda serbest. Bunu derken kanunen kağıt üstünde yasak olduğu için polis görürse – “o da belki şanssız günündeyse” – bir şey diyebilir ama ondan başka hiç kimse sen içki içiyorsun diye seni yargılamaz, aklına bile gelmez.

Mesela ben Retiro Park’ta parkın ortasında yaklaşık 30- 40 kişilik doğum günü partisi verdim, yiyecekler, içecekler baya kendi bahçem gibi ortam kurduk, kimse uyarmadı. Hatta etraftan özenip katılmak isteyenler oldu.

İspanya’da çalışma hayatı nasıl?

Genelde şöyle özetleyebilirim;  her işe yeterince zaman ayrılıyor, bir kişiye gereksiz çok iş yüklenmiyor. Yaptığın en küçük işte bile takdir görüyorsun, insanlar kibar ve samimi.

Bir de yavaşlığı öyle bir abartıyorlar ki  bu aslen buradaki yaşam içerisinde isyan edebileceğin bir şey. Bir de çok sık hata yapıyorlar ve bu dünyanın en normal şeyi gibi davranıyorlar.

İzinler yılda 24 – 25 gün civarında. Dolayısıyla seyahat programı yapmak da dinlenmek de mümkün. İstanbul’da çalıştığım ajanslarda iki hafta üst üste izin alamazdım hiç. Burada istersen 3 hafta üst üste alabilirsin.

Burada çalışma hayatında şöyle bir sistem var. Çalışma vergisini ödemek için yılda bir kere deklarasyon yapmak gerekiyor. Yani deklarasyon ofisine gidip ne kadar çalışmışsın, ne kadar vergi ödemen gerekiyor hesaplanıyor, bu döküm sana veriliyor, kontrol edip imzalıyorsun. Bu sayede vergi alt sınırı nedir, kazancının aralığına göre ne kadar vergi vermen gerekir, bunun ödeme şekilleri nasıl olur gibi konulara hakim oluyorsun. Ödeme şekilleri dilersen, ödeme döneminde toplu da yapılabiliyor, ya da ortalama aylık bir yüzde belirleniyor ve aylık olarak brüt maaşından düşüyor. Deklarasyon zamanında hesapta fazla veya eksik verilmiş ise ödeşiyorsunuz. İlk senemde devlet bana borçlu çıktı mesela buna çok şaşırmıştım ve de gülmüştüm çünkü benim için trajikomik bir şey 🙂 Neticede çalışan herkes vergisinden haberdar, dolayısıyla beklentisini de daha iyi kestirebiliyor.

Madrid dışında şehirleri gezme şansın oldu mu? En çok nereleri beğendin?

Madrid dışına her fırsatta çıkıyoruz. Burada çok fazla bir günlük – iki günlük tatiller oluyor. Haftasonu ile birleştirip mümkün olduğunca başka şehirlere gidiyoruz. Hatta ailemiz ziyarete gelince onları da götürüyoruz.

Toledo, Avila, El Escorial, Segovia gibi yakın şehirlere gittim. Buralar az günün varsa ve değişiklik istiyorsan süper kaçış noktaları.

Toledo’da insan tarihin içinde hissediyor kendini. Şehirde zaman ortaçağda donmuş gibi. Toledo’ya hem ablam, eniştem ve yeğenlerimle, hem annem, babam ve ağabeyimle hem de üniversiteden arkadaşlarım gelince gittik, düşün yani rehber oldum artık 🙂

Kuzeyi ayrı güzel, yemekleri insanları… Hem sevdiğim bir müzik festivali için, hem de kamp yapmak için gittiğimiz oldu, hatta bir keresinde düğün için Bask ülkesine gittik. Asturias eyaletindeki, Luarca, Ribedasello, Llanes en beğendigimiz yerlerden, onun dışında Bilbao da güzel, Guggenheim müzesine gitmenizi tavsiye ederim Bilbao’da.

Kuzeyde Viveiro kasabasında yapılan “Resurrection Fest” müzik festivaline gidiyorduk her sene, ben daha İstanbul’da yaşarken de geliyordum. Kamp, deniz ve festival. Bu üçünü bir arada yaşayabildiğin, harika doğası olan bir kasaba.

Madrid’de yaşıyorsan denize girmek için gidebileceğin en yakın yer Valencia. Madrid’te oturanların Kumburgaz’ı, Silivri’si gibi bir işlevi olan bir yer 🙂 Bu sene Mallorca’yı gördüm, çok beğendim, hemen programını yaptık, bu Mayıs’ta bir daha gideceğiz.

Barcelona’ya gidip Gaudi’nin eserlerine hayran olmamak mümkün değil.

Barcelona’yı çok beğendim ama yaşamak için Madrid’i tercih ederim.

Salvador Dali hayranı olduğum için Barcelona’dan Figueras’a geçip müzesine gittik. Herkese tavsiye ederim. Hayatında ölünce gömülmek üzere kendine müze inşa etmek ancak Salvador Dali’nin yapabileceği bir şey sanırım. Az gelir öyle deli bu dünyaya, gidin görün nerede yatıyor 🙂

Güneyde Endülüs var biliyorsun. Burada Cabo de Gata isminde bir bölge var, denizi harika. Biz Almeria’da kaldık ve çok sevdik.

İstanbul’u özlüyor musun? Ya da en çok neleri özlüyorsun?

İnan Istanbul’un kendisini özlemiyorum, çünkü ciddi anlamda içinde boğulduğumu hissediyordum. İşe gitme çabası işkenceydi, insanları genelde mutsuz ve sinirli görmek beni çok yoruyordu.  Yani demek istediğim şehir güzel ama çok yorucu, ve zaten medya sektörü yeterince insanı yoruyordu ve şehir bana bu yorgunluğu atma konusunda hiç yardim etmiyordu.

Bir de ben Taksim’de büyüdüm diyebilirim, en son Taksime Gezi sürecinde gidebildiğim her gün gittim, çünkü onlar bizim büyüdüğümüz sokaklardı ve tabi artık buramıza gelen diğer sebepler vardı. Buraya taşınmam Gezi sürecinin hemen ardına denk geliyor.

Şu an oradaki arkadaşlarımdan duyduğum şey bizim büyüdüğümüz sokakların artık aynı olmadığı ve bu benim için çok üzücü. Yani özlediğim şeyler ya artık aynı değiller ya da yoklar.

En çok denizi olan bir şehirde yaşama hissini özlüyorum. Ama bunun İstanbul olması şart değil, yani Lizbon’a yerleşip huzur içinde yaşamayı tercih edebilirim.

Yer veya şehir  kavramından bağımsız olarak söylemem gerekirse en çok ailemi ve arkadaşlarımı özlüyorum.

Belki biraz garip olacak ama ben Barcelona’da yemekleri pek sevmedim, tapas olayı bana göre değil sanırım 🙂 Madrid’e geleceklere bir kaç mekan önerisinde bulunur musun? Tapasçıları da dahil edebilirsin yine de, belki seveni vardır 🙂

Sen gel beni ziyaret et ben fikrini değiştireyim senin 🙂 Ben meze çok severim ve benim için aynı mantık buradaki tapaslar. Bir bira ile ya da bir kadeh şarap ile küçük küçük bir şeyler yemeyi çok seviyorum, ondan tam bana göre. Bir de artısı olarak deniz ürünlerindeki çeşitlilik ve fiyatların makul oluşu süper.

Tapas konusunda Mercado de San Miguel’i seviyorum. 1916 yılında inşa edilen yapı, 2003 yılında özel yatırımcılar tarafından yeniden tamir edilerek halka açılmış. İçeride farklı farklı standlarda tapaslar, tatlı, meyve, turşu vs satılıyor. Bir de içki alabileceğin barlar var.  Orta alanlarda bulunan masalarda veya mekanın içindeki standlarda tapasların keyfini şarap eşliğinde çıkarıyorsun 🙂

Deniz ürünü sevenlere süper bir mekan önerim var. Tam anlamıyla tepeleme çeşit çeşit deniz ürünü geliyor 🙂 İlk geldiğimde büyüklüğüne ve çokluğuna şaşırıyorsun ama yemeye başlayınca bir bakmışsın dibi görünüyor tepsinin 🙂 “Marisqueria Ribeira do Miño” ismi.

Paella İspanya’nın en meşhur ve bana göre en güzel yemeği.  Yemeğin hakkını vermek için güzel bir restaurant tavsiye ediyorum ismi  “La Sirena Verde”, tam merkezde, Gran Via’da.  Paella her yerde var ama çoğu turistik ve mikrodalgada ısıttıkları paellayı servis edebiliyorlar. O nedenle güzel mekan seçmek gerekir, size siparişinizi sıfırdan yapsın, zaman tutun, eğer paella masanıza 25 dakikadan daha kısa servis edilmişse anlayın ki o siparişiniz üzerine yapılmış bir paella değildir. Sipariş verdiğinizde yapılmaya başlanan bir paella restaurantına gidin ve o yarım saati İspanyol şarabı ve mezelerini özümseyerek geçirin 🙂

Başka bir tavsiye de kızgın taşta pişmiş sığır eti olabilir. Önünüze kızgın kor bir taş geliyor ve etinizi bunda kendiniz pişirip yiyorsunuz. İsmi “Los Galayos Restaurante”.   

Restaurantlar dışında Madrid’in en sevdiğim mahallelerinden biri de “Malasaña”. Cihangir’e çok benzetiyorum. Mahallenin“giriş katı” seviyesinde olan dükkanlarının neredeyse tamamı  bar-kafe-restaurant. Bunları gezmek veya mekanları denemek zevkli tavsiye ederim.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR: YURT DIŞI GÜNLÜKLERİ, SİNGAPUR’DA YAŞAMAK

 

Kapak Foto: Adventure in You

 

Bunları da sevebilirsiniz

Scroll Up